Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Günlük Burç

Karanlığin İlahileri

 

Yalnızlık dolanır mezarımın kuytu köşelerinde
Ayışığı dans eder yıldızsız kalmış geceyle
Uyanmaya korkan şafağın soluk derinliklerinde

Bir kış sabahı kar bütün anıları örttüğünde
Bulutlar güneşi gökyüzüne gömdüğünde
Rüzgarlar bile bulamaz huzuru hiçbir yerde

Ölülerin özlediği şafak geri dönmediğinde
Yas tutanlar onların acılarını görmediğinde
Sadece yalnızlık hatırlanır ölümlerin yıldönümlerinde

Hüzün vardır uzak diyarların gecelerinde
Acı dolu çığlıklar yükselir karanlığın içinde
Ama artık geri dönemez ruhlar, hapsolmuşlardır kabirlerinde

Karanlık beni sarıp kefenimi giydirdiğinde
Ölüm örttüğünde üzerimi ipekten peleriniyle
Hüzün ve gözyaşından başka birşey kalmadı geride

Ağlamaklı çığlıkları duydum kendi mezarımda bile
Dışarı çıkmak isteyenler bir yandan toprağı ittirdikçe
Kurtlar bedenlerle ziyafet çekmeye gelince

Kabusların gecelerden taşıp sabahlara girdiğinde
Karanlığın ilahileri saracak seni uyuduğun yerde
Çıkış yolu kalmayacak kötü ruhlar etrafını çevirdiğinde

Bir demet ışık da sana huzur vermeyecek cennette olsan bile.

kara doğa

Bir uluma yankılanıyor yüksek koruluklarda
Kar beyazı dağların ötesinde çürüyüp gidiyor
Kirlenmiş kanım yerdeki buzun üstünde
Gölgeler gece çığlıklarıyla toprağın üzerinde geziniyor

Toprağın üzerinde geziniyor...

Dolunay yavaşça gökyüzüne tırmanıp
Ormanı ve karanlık vadiyi izliyor
Sisli gözler parlıyor ve kara gölgeler canlanıyor
Çürümüş eller soğuk mezarımı kazıyor

Soğuk mezarımı kazıyor...

Sakin görünen orman uzanıyor
Mistik bir dansın güzel ezgisi duyuluyor
Ayışığı kefenleri kirlenmiş
Siyah bulutlarla büyülenince

Ağaçlar arasında bir ceset, yalnız bir cenaze
Duyuyor hastalıklı çığlıkları
Acı dolu sözleri yankılanıyor korulukta
Kara doğanın artık insan olmayan bekçilerinin

Gizlenmiş gölgelerin lanetli ruhları
Süzülürler gecenin içinde
Mezardan gelenlerin uğursuz bakışları arasında
Silüetler geri dönerler bin asırlık uykularından uyanınca

Bin asırlık uykularından uyanınca...

Ormandaki boş karanlık sonsuz gibi
Baykuşlar bile huzursuz şimdi
Çanın sesi heryeri doldurunca
Cennetin hiçbir ışığı aydınlatmaz bu ormanı

Bir uluma yankılanıyor yüksek koruluklarda
Kar beyazı dağların ötesinden bir demet ışık geliyor
Ölü bir şafak çöküyor ormanın üzerine
Kara doğa gölgelere çekiliyor...

Kayıp Han

sindoma48bc1 

Sessiz koridorların kindar duvarlarında bir çocuğun göz yaşları yankılanıyordu…Karanlık bir ülkenin karanlık bir tepesindeki alaca bir kulede esaretin yankısıydı bu gözyaşları.Geceler boyu durmayan işkencelerin bitmez tükenmez isyanıydı zamana…Durmadı…

Zaman yavaştı çocuk için,sahibi ise zamanın efendisiyim derdi kendine.Yüzyılların bilgeliğiyle sulanmış iken sahibinin ruhu neden bu kadar karanlıktı eylemleri?Anlamıyordu çocuk bu dengesizliği…16 yaşındaydı ve 10 senedir bu ızdırabın bir kölesiydi…Yorgundu fakat nefret doluydu gücü.İsyanın bir kıvılcımı düşse de ruhuna patlatsam diyordu yüreğimin volkanını …Bir büyücünün gölgesi düşmüştü geçmişine ,intikam kokan bir geleceği doğurmuştu…Ne bilsin ki yağmurdan kaçanların doluya tutulduğunu?Bir hışımdı geldi büyücünün kulesine ,öğrenmek için dengesizliğin dengesini ve aynı dengesizliğin dengesinde esirdi oysa şimdi …

Hıh…Gecenin karanlık saatlerinde, odasının dinsiz gölgelerinde sünmüş bunları düşünüyordu çocuk.Gülümsüyordu arada göz yaşlarını süsler gibi hıçkırıklarla.Dengesizlik olsa da gülüşlerinde bir çocuktu nede olsa…Kırık pencerenin acımasız soğuğuna dalıp gitmişti zaman aheste ilerlerken.Kim bilir efendisi,sahibi yine hangi ayinin hangi dekatındaydı ve kim bilir ki hangi iblisi hapis etmişti iradesinin zincirine?Bunları düşünecek değildi çocuk,dalmıştı bir kere nefretiyle dans eden çaresizliğine…Acıdı kendine,küfür etti.Midesinde acılar, ayağa kalktı büyük bir öfkeyle… Gıcırdayan tavan arasında sert adımlarla salladı sanki diyarı.Camın önünde durdu,bekledi…Gözyaşları doldururken bebeklerini ,nefret dolu bir yumruk salladı kırık olan camın çerçevesine.Hangi madde dayanırdı ki nefretin somutlaştığı eyleme?Yağmurun çıldırmış damlaları intihar saldırıları yaparken diyara bastırıyordu çığlıkları patlayan camların haykırışlarını…Şimşekler ise şaşmazdı zaten başlangıçlara…

Oysa odasında sahip…

Karanlık odasının mumlarla aydınlanmış gölgelerinde kadim cüppesiyle oturuyordu büyücü…Kızıl dumanlar yayan tütsülerin kokusu, kara lotus gibiydi beyindeki etkisi…Büyücü sessiz ,büyücü terliydi karşısında duran iblisin gölgesinde.İçinde iradenin en keskini zorlanıyordu vakit geçtikçe.Alnındaki terler gıdıklar gibiyken tenini hissetmiyordu diyarın seslerini…Beyninde iblisin o lanet sesi,ruhunda o lanet pençelerinin izi…
Onca sessizliğin içinde nice çığlıklar yankılanıyordu ruhlarında ikisinin .Kara bir ayinin ömründeki en zor anıydı büyücü için.Yüzyılların bilgesi bir bedel ödemeliydi tanrılara…Çünkü o hala zamanın bir esiriydi,efendisi sanırken kendini.Bir iblis miydi tanrının silahı?

Büyücü oturduğu yerde heykel gibiydi,gözlerinden kanlar damlarken yanaklarına.Zaman donmuş gibiyken iblisin karşısında,büyücü yoruldu…Büyücünün iradesi zayıf,büyücünün ruhunda ızdırap vardı.Son bir irade patlaması yaşarken büyücü iblis geri çekildi.Bu aciz insanlığın karşısındaki zaferini izlemek için miydi?Bilinmez…Büyücü kanlı gözleriyle gülümsedi.Mumların alevleri dans eder gibi karanlığa, tükendi…Ve artık karanlık bir odada kızıl bir hüzmeydi ölüm.

Oysa karanlık bir koridorun gölgesinde gözü yaşlı ,ruhu nefret dolu bir çocuk vardı.Elinde bir cam parçası,kendi kanlarıyla ıslak…

İlerledi çocuk nefret dolu adımlarla büyücünün odasına.Öfkeden titrerken vücudu zamandan öteydi ruhu…Kapıya yaklaşarak durdu.Kafasını eğmişti varlığına son bir kez bakmak için…Gözüne kapının altından süzülen mum ışıkları takıldı. Hıh.. Gülümsedi çarpıkça ,
“dans eder gibisiniz ,başlangıçları karşılamak istercesine” dedi sessizce…

Bir kahkaha patlatmıştı ki kahkahası büyücüye eşlik. İçeriden süzülen ışık yerini karanlığa terk etmişti…Tüm gücüyle omuzladı kapıyı çocuk ve ulu bir nefretin amansız zamansızlığıyla kızıl bir hüzmenin önündeki gölgeye saldırdı…Elindeki cam önce yukarı sonra bir sevinç nidasıyla aşağıya doğru hızla indi…

Zaman durmuş muydu?Bir kızıl hüzme kanlı bir cam ile aynı noktaya aynı anda inebilir miydi?Kim bilir ki? Kader denilen denge bu kadar kusursuz işler miydi?..

İşlerdi ya…

Büyücü daha mumların dansıyla kaybetmişti kendini ve ruhuyla vücudu aynı anda almıştı darbeyi,en zayıf zamansızlığında…Bir an hüzme kayboldu çocuğun çılgınlığında ki çocuk da aldırmıyordu zaten nefretinden başka bir şeye…

Karanlıklar içine yayıldı iblisin ruhu izlercesine çocuğun çıldırmışlığını.Bekledi…Çocuk ise bitmeyen öfkenin kiniyle vurdu,vurdu vurdu…Bir an durdu delirmiş gözleriyle ,çarpık gülümsemesiyle… Etrafına bakındı…Karanlıklar içinde bir ruh vardı.Dinledi…

Kendini kaybetmiş bir ruhun tedirginliği vardı çocukta.bir hayvan gibi vahşiydi ve ürkekti adımları ,ilerledi gölgelere…Korkusuzdu,yoktu kaybedeceği varlığından başka…Daha da öte aklı değildi ki başında…Dinledi…

Cehennemim çığlıkları gibi yankılandı bir kahkaha karanlıklarda…
“ha ha haaaa!!!!!”
İrkildi ,çığlık attı çocuk .sesiyle bir saldırdı karanlıklara,boş yere esse de cam boşluklarda artık katıksız bir nefretin kuluydu çocuk varlıklar karşısında.

Bir iblis korkar mıydı deliliğin karşısında?Saldırdı bir anda insanoğluna…Seslerini yankıladı çocuğun beyninde…Sendeledi adımları deliliğin bir an.Dondu kaldı boş gözleriyle karanlığın içinde çocuk.İblis ise aldanmıştı bu sakinliğe.Hüzmeler başlandı toplanmaya karanlık gölgeler içinde ve usulca şekil aldı karşısında çocuğun…Kızıl bir ışıktı belki varlığı iblisin kim bilir?Belki de et ve kandı oluşumu.Ne önemi vardı ki çocuk için?Görmüyordu boş bakan gözleri,seziyordu ruhu nefreti…

Aklı değil iken başında iblis konuşuyordu beyninde…

“Kapılar kapandı çocuk….
Yok geri dönüş!!!
Bir sen varsın beni taşıyacak .
Diyarın gölgelerinde,
Gecenin karanlığında…
Ruhun ruhuma köle,
Bedenin bedenime misafirhane…
Direnme…”

Kadim bir ezgi gibiydi sözler çocuğun beyninde,bir ulu nefretin kıvılcımıydı sözler…İradesini kırmış mıydı çocuğun?Gülümsedi çocuk ,tanrıları umursamaz bir bebek gibi…Şaşırdı iblis,zayıfladı irade …Gülüşleri kahkahaya dönüştü çocuğun,yankılar ise rüzgar gibiydi duvarlarda…

İblis şaşkın,iblis kızgın…Atıldı tüm varlığıyla çocuğun ruhuna.Kiniyle nefretiyle ,gücüyle sarmak istercesine sardı alevlerini çocuğun ruhuna…Kahkahalar son buldu , acılar nehir oldu çocukta.Acılar içinde ruhu geçmişin anılarıyla dans eder gibiydi iblisin kollarında,inledi can çekişen itler gibi,kendini kaybeden kadınlar misali…Anılar yaklaştı şimdilere kaybederken çocuk kendini ve bir anda irkildi büzüşmüş bedeni.Düşlerinde canlandı nefretin pencereye inen yumruğu ve ruhunda alev aldı kinin nefreti çaresizliğin vazgeçmişliği…Hızla doğruldu yerinde ,açtı kan dolmuş gözlerini tüm deliliğiyle…Ruhunda irade ,ruhunda iblis,
gök yüzünde tanrılar…Haykırdı tüm çıldırmışlığıyla,alevlendi çevresindeki her şey öfkesinin ateşiyle.değildi hiçbir şey umurunda ne yaratan ne yaratılan…sonsuz bir hiçliğin vazgeçilmez tutkusuydu haykırışlar…haykırdı…

“Yeterrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr”

Alevler yükseldi odanın içinde kulenin duvarlarında…bir iblis bir hiçliğin ruhunda bir ruh çıldırmışlığın dengesizliğinde.Sallandı yerler çatladı duvarlar,alevler sardı tüm kuleyi yıkıldı duvarlar…Büyük patlamalar ve göğe yükselen haykırış…Bir anda yerle bir oldu yaşanmışlık ve silindi diyardan geriye kalan küllerin sıcak dumanında..

Bir çocuğun zamana isyanıydı ,öfkesi ve haykırışları ve sonucuydu isyanın küller arasındaki çıplak bedeni…

Bir son muydu ?

Çürümüş cennet: Hitabet-i mailerin cini...

Satanic_Pent_1b   

“Rutubet soluyan kan çanağı gözlerin şeytanı, hangi bakışın bizi korkutacağını nereden bileceksin? istersen gel, son demini birlikte üfleyelim canın. Emzirebileceğimiz bir damarımız daha var senin için.”

Gözlerimizden cehennem bakışları, acılarımızın yalnızlığı, gecelerimizin karanlık demlerinin artışı, yüreklerimizin gittikçe zift çukurlarına batışına taptım… Arzumun çığlıkları yanan cennet bahçelerimin yeşereceği yöne, yeniden doğumun olmayacağını bile bile, kainatımdaki gerçeklerin tek tek yalanlarla sevişmesinden duyduğu haz ile ruhumun son sireninin çalışını kısalttı, kendi ellerimizle yaptığımız giyontinlerimize doğru bıraktı düşen çehrelerimizdeki tebessümü gölgeler alıp kaçtı, kimsesizliğin acısını o an daha çok ruhum tattı.

Limanlardan ard arda kalkan düşler, sokak aralarında intiharda kaderci istekler, gökyüzünden kan ve kül yağan nicelerle yıkanan ruhanin bedeviler… Katilin resmini çizmekte ressam ruhumuza yalnızlık lütfu yaşamımıza avaz avaz bağırmakta, bayat ekmek hayatın uzakta yeni bir hayat varsa (varda) arzumuz oraya, sıkkınız buralarda, hüzün dört bir yanımızda.

Geleceğimizden umudu kestik, bileklerimizden vebayı enjekte ettik –ki ecel arzusunun artışıyla yaşam gardiyanlarımızı yok oluşla biçimlendirdik. Gaflete düşmüştük artık görmeyi gördük.

Ölümün rengini “siyah” nitelendirenlere sevimsiz tebessüm sunuyoruz –ki “Soyut bir haz aslında ölümün damağımızda bıraktığı lezzet” bu hazzın lezzetiyle yanıp tutuşan damaklarımızla, Azrail’in siluetiyle tanışmak bana mahsus oldu, aşk yalanlarının diyarlarında yaşayan ihanet öykülerinin arasında

B İ R Bİ T İ Ş İ N Ş İ Z O F R E N Y A Si..

nikah-tabut  
senden kalktı cenazem beni ölü yıkayıcılarının eline bıraktın HOrtumlarla yıkadılar beni sen uyurken... Saçlarım ıslak kaldı '' nasıl olsa artık hastalanmayacak dediler,

tabuta koydular ve gittiler. sırtım tahtalara battı da şöyle çeviremedim yüzümü yağmurlara Bilirisn ben çok severdim yağmurları
sonra beni sokaklarda dolaştırdılar Onun kenti burası...bak snein gibi nice tabutlar var burada..dediler
evet içinde öldürdüğün ben hiç dışarı çıkamayacak.. senin kentinde çürümeye mahkum oldum

BUNU DA YAPTIN işte bana.. Ölü bir kıza mektuğlar yazdım şimdi onlar dizlerim de ama sen dokunamıyorsun bile ve bir kağıt daha düştü dizlerimden
Uçurumlardan yukarı doğru düşüyorum nicedir Şizofren bir bakış yerleşince yüzüme Delirebilmeyi deniyorum çoğu kez..

DELİREMİYORUM...

''Alçakların dansına alkış tutmak bana göre değil ama Şerefsizce yaşamaktan geri kalmadığım yıllarımdan utanmak İntihar sınırlarına taşıdı beni çokca!!''
Cesetten bozma kadınları ve Kiralık aşkları taşıdım kamburumda ..Bir vagon daha eklerken ağrılarıma Kentin çocukluğuma giden yollarında kayboldum

Kirli pencere pervazları oynaşırken gözlerimde çocukluğumun kimsesiz kıyılarında senden arta kalan kelimeleri topladım..

''ŞEHİR GÖZLÜ KADINIM'' dedim sana..


ÇIĞLIKLARIMDAYDIN...

Sana üşüdüğüm sonlar sonu bir iklim ayazında bütün kuytularımı bu şehre gömdüm

''Seninle ezberimin en yitik yerlerini sınadım kaç kez'' ve gidişlerine susarak en kalabalık yanlarımda ağrıyan yalnızlığı kundakladım''


Gülüşünü katarak sessizliğime. sarhoş adımlar gibi yalpa vurdum kent yağmurlarına



OFF!! alın şu sırtlanı sırtımdan..

Sessizlik ve sensizlik yüklü sesim batık bir Eylül gemisi hüznüne bulanıyor.. Her yerim kanıyor..ama bir tek yüreğim acıyor..

suskunluğum.. vurgunluğumdan mı bilmiyorum ama hayat hep olduğu gibi. Olması gerektiği gibi değil



Bir ihtilali kuşanmak yorgunluktanmı gelir yoksa yorgunluğum mu gider kim bilebilir.



EYLÜL GÜLÜŞÜM dü..

GÜLÜŞÜM EYLÜL dü..

''DÜŞTÜ..'' İçinden şiirler geçiyor gözlerinin BANA SORMADAN BENİ KENDİNE ARMAĞAN EDİŞİN GELİYOR AKLIMA..

Sonra beni tüketişin... Benim seni keşfedişim..

O günlerden bir rüzgarın kaldı Saçlarımın arasında kaybolan

işte sende gidiyorsun sonunda..

'' Seni götürmeden Benden''

Aşk ın tadının acı olduğunu sende öğrendim..

TOMURCUKTUM.. SANA..SAKLATMADIN İÇİNDE..


OYSA BENİM İÇİMİN YARISI SENDEN YAPILMAYDI..

OKUL DÖNÜŞLERİNİ EZBERLEDİĞİM GÜNLERİN ARKASINA SAKLAMIŞTIM TERK EDİŞLERİMİ..

Hatırlıyorum ılık bir yaz gecesinde Yeşil bir kentte asmıştın beni..


BENSE CANIMIN ÖBÜR YARISINI ÖLDÜRDÜM.. O GECE..ÇÜNKİ YÜREĞİMDEN SAĞ ÇIKSAYDIN ÖLEN BEN OLACAKTIM..

''işte seni kaybettikce kendimi keşfedişimin hikayesi böyle başladı,




Şim di Yalnızca Ümit Yaşar Oğuzcan ın Dizelerinde geçiyor adın.. senden hatıradır bana bu kambur..

Çok geceler uyku tutmuyor beni.. Hayallerimde gelmiyor hiç..

gidişin bir sokak bana Kirini karların bile kapatamadığı..

Giderken Deniz tuttu beni.!!

KİRPİĞİME TUZ BIRAKTI..KOPAMADIM..

BU YÜZDEN GECEYE AKDENİZ BOŞALTIYORUM..

YANİ İÇTİĞİM ANILARI KUSUYORUM SANA..
LİMANLARI TERKETMİŞ GEMİLERİ SÖYLÜYOR ŞARKILAR..
GÖZLERİNİ ANLATAN ŞARKILAR ÇALAR RADYOLAR

TERASA ÇIKARIM..''GÖGSÜME SENLİ ESİNTİLER OTURUR..''sırtlan uyur'' GİZLİCE ağlarım...




S E N İ T E R K E T M E K Ö L Ü M E M E Y D A N O K U M A K O L U R
,

Ö L Ü M G Ö Z L E R İ M D E N B E N İ O K U R..

Kan Damlaları Kanatlarımda...

suicidebylfimm36xt7mq2xw 
Avuçlarında bi kadeh şarap
Terlemiş elleri. kayar düşer
Kırılan parçalardan her biri
Kalbine saplanmış,canı yanar

Tek bi parça kaldı yerde
Tek bi damla gözlerinde
Tek bi kelime söyledi
Sadece hoşçakal

Eski zamanları andı kendince
Bi anlık boş düşünce
Derin nefes aldı ve
Kesti bileklerini göz yaşarı içinde

Gördüğü en basit rüyaları
İçinde aşkla çırptığı kanatlarını
Yükselirken söylediği şarkıları
Tek bi çizikle yok etti anılarını

Ufak tebessümlerle baktı damlayan kanlara
Son sözünü yazdı duvarlara
İşi düştü beyaz yollara
Geri dönemez artık rüyalarına

Hoşçakal yazdı sadece duvarlara
Kan damlaları kanatlarımda

ÖLüm KaDar Soğuk II

Sonbahar yağmuruyla düştün kollarıma
Kendi ellerinle son vermiştin hayatına
Hatırlıyor musun?

Önünde uzanan küskün bir doğa
Belki fısıldıyordur ağaçlar sana
Sürükleniyorsun kurumuş yapraklar gibi
Terk edilmiş patikalar boyunca

Zifiri karanlığın içinde ilerlerken göremeden hiçbir şeyi
Korkuyorsun hissedince kuytulardan seni izleyen gözleri
Buzdan rüzgarlar okşadıklarında titreyen ellerini
Belki de yalvarıyorsun tekrar yaşamak için o son geceni

Şimdilik elveda
Gelecek yüzyıllar içinde görüşeceğiz karanlıklarda

öLü Kadar Soquk I

adszqu1  

Soğuk, beyaz bir sisle sarıldın ebediyen
Hüzünlü geçmişini mezardan geri getiren
Gittiğin her yerde takip edecek seni
Perdelerken artık camlaşmış gözlerini

Gördüğün kendi doğumun, beyaz örtünün kıvrılışını izlerken
Yaşamın güçlü elleri hissettiğin, kurtulmak için çabalarken
Seyret sonu kapkara gelen zamanın başlangıcını
Nefretle çığlık atıp doğduğun güne lanet ederken


Ölen bir yıldız gibi soluk parıltılar yayarken
Bak gökyüzündeki küreye, yolunu aydınlatmaya çalışırken
Hatırla ilk gördüğünde küçük gözlerini nasıl acıttığını
Güneşin ölümündeki yansımasına uzanırken

Aç ölü gözlerini önündeki karaltı dans ederken
Umutlanma bir kabustan uyanmak için o senin adını fısıldarken
Dokunmaya çalış hissettiğinde gözlerinin sana baktığını
Her adımında senden daha da uzaklaşırken

13 çarpık silüet seni sessizce takip ederken
Dönüp bak seni tekrar yakalamaya çalışırlarken
Engellemeye çalış bir kez daha dökülen gözyaşlarını
Hatırla duyduğun acıları, tuttuğun 13 yası düşünürken

İzle, önündeki kalabalık yavaşça cenazene eşlik ederken
Cesedin seni yutmayı bekleyen mezarına taşınırken
Kimse duyamaz artık o dünyaya ait olmayan çığlığını
Bir gün buradan kurtularak geri dönmeyi umarken

Tek başına dolaşacaksın çorak toprakları ebediyen
Ruhunun soluk kefeni seni sıkıca sarmışken
Arama sonsuz yalnızlığını paylaşacak birisini
Artık yakalayamazsın sisin içinde dans eden gölgeleri

 

Sen Ve beN !

sen ve ben, iki ayrı özne
sahnesi şehir olan bu yaşam tiyatrosunda!
şehir hırçın, şehir katil, şehir bir yangın!
sen ve ben, "biz" olmaya çalışan
iki acemi aleviz bu şehir yangınında!
düşler, tanrılarla sevişen tanrıçalar, poligamik mitler
ve mitolojinin son hızla mitomaniye dönüşmesi!
evet,erimek budur, budur cehennem;
yalanlarla yakılan bu çağ yangınında sen kibrit kutusu,
ben ise ıslak bir kibrit çöpü!
başımı yaslıyorum omzuna, şehirde yangın çıkıyor:
gözyaşlarımız saf benzin akıyor!
her gece ayrı bir yalan söylüyorum,
yangını söndürmeye gelen itfaiyecilere :
"ama ben onu seviyorum!" diyorum!
sevilen hiçbir şey yok, yok sevmeye zamanımız:
sorumluluklarımız var, geçmişten getirdiğimiz
ve geleceğe kök salmış yalanlarımız!
ah sevgili, ah gizemli tanrıça!
ah sana epilepsiyi aşktan beter sandıran yanılsama!
ne ben eros'tum ne de sen psykhe!
Öyleyse neden bu ölüm korkusu,
neden bu aşk sandığımız intihar tortusu?
görüyorum, uzun cümleler kuruyorsun, seri cinayetler işler gibi!
ama ben vazgeçtim uzun cümlelerden,
bir kenara bıraktım Sembolik Şizofrenilerimi!
kimseye anlatmadığım masallar yazıyorum
şimdi dört duvar arasında!
dört duvar, öylesine yalnız ki,
yalnızlıktan şehir yanıyor, şehir kanıyor, şehir içime akıyor!
adını kuşlara öğretip, kaf dağının ardına yolluyorum,
şimdi hangi kuşa baksam gagası kanıyor!
Şehir yok güzel tanrıça, isyan yok, aşk yok:
sorumluluklar var bir tek!
Lanet olasıca sorumluluklar!

Meleqim Ben...

20ir3fn01df6  

Meleğim ben. Kanatları kırılmış ama yinede uçmaya çalışan bir melek. Mutluluğu temsil etmesi gereken yerde karalar bağlamış gözleri yaşla dolmuş bir melek. Melek artık uçamaz olmuş baksada göremez olmuş. Ondan başkasına bakamaz olmuş. Dünya bir kişinin etrafında döner olmuş. Nefes alamaz olmuş, dünya dar gelmiş bir süre sonra, boğulur olmuş, sığamaz olmuş dört duvar arasına. Hissetmez olmuş hiç bir acıyı, ciğerleri işlemez olmuş. Ciğerleri işlemedikçe o daha çok sigara içer olmuş. Dumanında kaybolmuş sonunda. Her sigarada tekrar hatırlamış olanları. Asıl nedenleri tekrar geçirmiş aklından. Hiçbir çözüme varamamış artık yaşayamaz olmuş. Gözleri uzaklara bakar olmuş gelmesini bekler gibi,hep bakmış ama beklediği hiç gelmemiş. Oturmuş ağlamış sonunda.. neler umdum neler buldum demiş. Nefret etmiş tekrar hayattan gözyaşlarıyla yağmuru karıştırmış akıtmış sokaklara. Nefterini dökmüş kanlı yollara, yürümüş.. yolun sonu varmış gibi yürümüş. Sonunda düşmek ister gibi. Bulmuş bir uçurum beklemiş. Rüzgar alıp götürsün onu diye. Hep ağlamış durmamacasına, küfürler sawurmuş uçurumdan aşağıya. İstediği rüzgar qelmiş sonunda ‘’ne istiyorsun demiş’’ meleğe.
‘’özqürlük ‘’ demiş melekte. Ve rüzqar sakince esmiş, hafifçe bırakırvermiş meleği uçurumun içine. Melekten geriye kalanlar göz yaşları ve umutları olmuş. Özgürmüş artık